Gönderen Konu: Truva (Troya)  (Okunma sayısı 85 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı peri

  • Moderator
  • Biz Bir Aileyiz
  • *****
  • İleti: 25.407
  • Cinsiyet: Bayan
  • BİZ BİR AİLEYİZ
Truva (Troya)
« : Mayıs 16, 2008, 16:24:35 »
Truva
TROYA EFSANESİ   
 
Truva Kalıntıları Fotoğrafları

Zamanımızdan takriben 3200 yıl önce Çanakkale Boğazı yakınlarında ''Troia'' isimli bir kent varmış. Bu kentin barışsever fakat cesur insanları kralları Priamos'un idaresi altında uzun yıllar barış içinde çok mutlu bir hayat sürmüşler.

Bir gün kral Priamos'un karısı Hekabe çok kötü bir rüya gördü. Rüyasında karnından ateşler çıkmakta ve ateşin dumanı bütün Troia surlarını sarmaktaydı. Hekabe, bu rüyasını önce kocasına; daha sonra da bir kâhine anlattı. Kâhinin yaptığı yorum, hiç de iç açıcı değildi. Ona göre, Hekabe, hamileydi ve doğacak olan çocuk, ilerde Troialı’ların başına büyük dertler açacaktı. Onun için bebek doğar doğmaz öldürülmeliydi. Bu kehanete inanan Kral Priamos, çocuk doğduktan sonra bir adamını bebeği öldürmek için görevlendirdi. Savunmasız yeni doğmuş bebeği öldürmeyen Troia'lı onu o zaman ki adı ''İDA'' olan ''Kazdağı''na götürüp, bir ormana bıraktı. Nasıl olsa, yabani hayvanlar onu öldürür diye aklından geçirdi. Ama bebeği, yabani hayvanlardan önce bir çoban buldu. Bu çocuk, ilerde gerçekten Troia'lıların başına birçok dertler açacak olan Paris'ti.

O sırada, Tanrıların yaşadığı OLYMPOS dağında, ilginç bir kargaşa cereyan etmekteydi. Kral Peleus ile Deniz Tanrısı Thetis'in evlenme merasimine kavga ve nifak tanrıçası Eris, huzursuzluk çıkartır gerekçesiyle davet edilmemişti. Bu işe çok gücenen Eris, intikam almaya karar verdi. Üzerinde ''EN GÜZELE'' yazılı altından bir elmayı, şölenin yapıldığı salonun ortasına bırakıverdi. Doğal olarak bütün tanrıçalar, bu elmaya sahip olmak istediklerinden uzun tartışmalar oldu. Sonunda üç büyük tanrıça dışında diğerleri çekildiler. Ama kudret tanrıçası Hera, zekâ tanrıçası Athena Palas ve Aşk tanrıçası Afrodit elmaya sahip olmakta ısrar ettiler. Her üçü de tanrı Zeus'a giderek onun, hakemlik yapmasını istediler. Baba tanrı Zeus, onların hiç birini gücendirmek istemediği için diplomatça davranıp, bu işlerden pek anlamadığını söyledi. Asıl amacı ise bu belayı Olympos'tan uzaklaştırmaktı. Onların Olympos'un tadını kaçıracaklarını anladığı için, hakemliği bir ölümlünün yapması gerektiğini söyledi.

_''Gidin'' diye gürledi tanrıların babası ''ırmakları bol İda dağına, orada Paris adında Troia'lı bir prens yaşamaktadır. Bu işlerden en iyi anlayan odur.''.

Böyle söyleyip uzaklaştırdı onları Olympos'tan. Onlar da haberci Tanrı Hermes'in rehberliğinde, kaynakları bol olan İda dağının doruklarına geldiler. O sırada Paris, hiçbir şeyden habersiz aşağıda koyunlarını otlatıyordu. Haberci Tanrı Hermes, meseleyi Paris'e anlatıp altın elmayı ona verdi. Hangisini en güzel bulursa elmayı ona verecekti. Ama bu iş, pek o kadar kolay olacağa benzemiyordu. Çünkü her üç Tanrıça da birbirinden güzeldi. Ne yapacağını şaşırmıştı. Onun hayranlığını ve şaşkınlığını gören Tanrıçalar, karar vermesini kolaylaştırmak için Paris'e rüşvetler teklif ettiler.

Hera kendisine kudret vaat etti. Altın elmayı kendisine verdiği takdirde Paris Avrupa ve Asya'nın en güçlü kralı olacaktı.

Athena kendisini dünyanın en zeki kralı yapacağını ve Yunanistan'la yapılacak bir savaşta kendisine zafer vaat etti.

Afrodit ise dünyanın en güzel kadınını Paris'e teklif etti.

Çoban Paris'in Öyle büyük krallıklarda gözü yoktu. En güzel kadın benim olsun diye düşünüp, altın elmayı Afrodit'e verdi. İşte ne olduysa o zaman oldu. Bu işe çok bozulan Athena ile Hera, Troia'nın yıkımı için planlar kurmaya koyuldular.

Afrodit ise verdiği sözü yerine getirmek için bir plan yaparak Paris'in, Yunanistan'daki Sparta şehrine gitmesini sağladı. Çünkü o sırada Dünya'nın en güzel kadını Sparta Kralı Menelaos'un karısı ''Güzel Helen''di. Menelaos ve Helen, Paris'i çok iyi karşıladılar.

Kral, kendisine dilediği kadar sarayında kalabileceğini söyledi. Ona güvenerek karısı ile Paris'i sarayda yalnız bırakıp, kendisi Girit'e gitti. Menelaos'un Girit'te olmasından yararlanan Paris, Helen'i Troia'ya kaçırdı.

Girit'ten dönen Menelaos, karısını evde bulamayınca yaptığı hatayı anladı ve karısını geri almak için Troia'ya savaş açtı. Bütün Yunan krallarına da haberciler göndererek Helen'in kurtarılması için onları yardıma çağırdı. Çünkü kendisi evlenirken, diğer bütün krallar, Helen'in başına bir hal gelmesi halinde Menelaos'a yardım edeceklerine söz vermişlerdi. Verdikleri söz gereği, bütün krallar denizi aşıp güçlü Troia kentini yerle bir etmeye çok istekli idiler. Menelaos'un ağabeyi Agamemnon, yaşlı Nestor, Aias, Patraklos hepsi hazırdılar. Ama Odysseus ile Akhilleus, pek ortalarda görünmüyordu.

Yunanistan'ın en akıllı, en kurnaz kralı olan Odysseus, kocasına sadakati olmayan bir kadın için, evini ve ailesini terk etmek istemedi. Bunun için kendisini ordu kampına çağırmaya gelen haberciye delirmiş gibi davrandı. Bir taraftan tarlayı sürüyor, sonra da toprağa tohum yerine tuz ekiyordu. Ama Başkumandan Agamemnon'un gönderdiği haberci de kurnaz birisiydi. Haberci, Odysseus'un küçük oğlunu yakalayıp sabanın önüne bırakıverdi. Bunu gören Odysseus, sabanı kenara atarak oğlunun hayatını kurtardı. Bu da onun eskisi kadar akıllı olduğunu gösterdi. İsteksiz de olsa, orduya katılmaya mecbur kaldı.

Akhilleus ise Troia'ya gittiği takdirde, Troia'nın yağmalanmasını ve yanışını görmeden öleceğini biliyordu. Bunu kendisine bir deniz perisi olan annesi Thetis, söylemişti. Onun için, kadın elbiseleri giyerek, kral Lycomedes'in sarayında saray kadınları arasında saklanıyordu.

Kumandanlar Akhilleus'u bulma görevini kurnaz Odysseus'a verdiler. Odysseus, bir seyyar satıcı kılığına girerek saraya gitti. Sergisinin bir tarafında kadınların seveceği cinsten takılar, diğer tarafında ise şahane silahlar bulunuyordu. Sarayın bütün kızları mücevherlerin etrafında kümelenirken, sadece Akhilleus kılıç ve kamalarla ilgileniyordu. Böylece Odysseus onu tanıdı. O da kaderini bile bile Odysseus'la birlikte ordu kampına katıldı.

Sonunda ordu tamamlanmış ve gemiler yola çıkmaya hazırdı. Ama bu kez, günlerden beri esen Kuzey rüzgârı, bir türlü dinmek bilmiyor ve gemilerin Troia'ya yelken açmalarına imkân vermiyordu. Ordu çaresizdi. Sonunda kâhinlerden birisi Artemis'in Akhalara çok kızdığını, çünkü Agamemnon'un adamlarından birinin, onun en sevdiği tavşanlarından birini öldürdüğünü söyledi. Bu yüzden rüzgârı estirdiğini ve estirmeye devam edeceğini, ancak Agamemnon'nun kızı İphigeneia 'yı kendisine kurban etmesi halinde öfkesinin dindirilebileceğini anlattı.

Bu Agamemnon için dayanılır gibi bir şey değildi. Buna rağmen zafer için buna razı oldu. Bir efsaneye göre, İphigeneia , Artemis'e kurban edildi. Bir başka efsaneye göre de Artemis, bir geyik gönderdi. İphigeneia yerine geyik kurban edildi. Bu olaydan sonra Kuzey rüzgârı durdu ve sayıları bini aşan gemi 100.000'i aşkın Akhalı savaşçıyı Troia önlerine taşıdı. Skamandar ve Simois Irmaklarının döküldüğü Çanakkale Boğazının kumsallarında kamp kurdular. Akhalar çok güçlü ve kalabalıktı. Defalarca kente saldırdılar. Ama Troia, güçlü surlarla çevriliydi. Ayrıca Priamos'un bu hücumları bertaraf edebilecek, kutsal İLion'u koruyabilecek kahraman oğulları vardı. Atları eğiten Hektor bunların en cesuru ve Troia Ordusunun başkumandanıydı.

Öte yandan Akhaları müşterek düşman kabul eden diğer Anadolu halkları da Troialıların yanında yer aldılar. Savaş on yıl sürdü. 9 yıl boyunca zafer durmadan yön değiştirdi. Bazen Troialılar üstün geliyor, bazen de Akhalar Troialıları surların içine kadar kovalıyorlardı. Uzun süre hiçbir taraf belirgin bir üstünlük elde edemedi. Akhalar civardaki yerleşmeleri talan ediyor, kızları evlerinden alıp çadırlarına kapatıyorlardı. Bu talanlarından birinde Agamemnon Khryse (Hrüse) kentinden Apollon'un rahibi Khryseis'i (Hrüseis) çadırına kapatmıştı.

Kızının "onur payı" olarak Agamemnon'un çadırına kapatılmasına razı olmayan rahip, değerli kurtulmalıklarla Agamemnon'a gelip kızını serbest bırakması için yalvardı. Tekmil Akhalar, rahibe saygı gösterilip kızın babasına verilmesini istediler. Ama bu hiç de Agamemnon'un gönlünce değildi. Kızı serbest bırakmayı reddettiği gibi, rahibe çok kötü davrandı.

Hakarete uğrayan rahip, eve dönüşünde Apollon'a yalvardı. Akhaların üstüne hastalık ve felaket göndermesi için dua etti. Apollon da onun duasını kabul edip, ateşli oklarını Akhaların üzerine gönderdi. Çok sayıda Akhalı asker hastalandı ve öldü. Sonunda Akhilleus, bütün kumandanları bir toplantıya çağırarak onlara Apollon'un öfkesini dindirecek bir yol bulunması gerektiğini aksi takdirde eve geri dönmekten başka yapılacak bir şey olmadığını söyledi. Bunun üzerine ünlü kâhin Kalkhas; Tanrının neden bu kadar çok öfkeli olduğunu bildiğini, ancak konuşmaktan korktuğunu, Akhilleus onun hayatını korumayı garanti etmediği sürece de konuşmayacağını söyledi. Akhilleus'in kâhinin hayatını koruyacağını garanti etmesi üzerine usta yorumcu konuşmayı kabul etti.

"Tanrı Apollo kızgındır, çünkü saygısızlık etti Agamemnon duacıya, kurtulmalıkları istemedi, salmadı kızını, işte bu yüzden çektirdi bunca acıları okçu tanrı. Eğer Agamemnon hiçbir kurtulmalık almadan kızını babasına geri vermezse daha da çektireceği var." (İlyada 90-96)

Böyle dedi Kalkhas, öfke doldurdu Agamemnon'un yüreğini. Ama fazla bir seçeneği yoktu erlerin kralının. Bilici Kalkhas'a ve onu koruyan Akhilleus'e sövüp saydıktan sonra, kızı babasına vermeyi kabul etti.

"Phoibos Apollon istiyorsa Khryseis'i ille de şu gemimle, yoldaşlarımla göndereceğim onu, ama barakandan alacağım kendim gelip senin onur payını, güzel yanaklı Briseis'i. Senden ne güçlü olduğumu o zaman anla gör. Korksun boy ölçüşmekten, ibret alsın, kim benimle eşit görmek isterse kendini." (İlyada l 183-187)

Böyle deyip bir yandan kızı babasına gönderirken, adamlarından iki tanesini de Akhilleus'un çadırına gönderdi. "Güzel yanaklı Briseis'i" alsın diye. Akhilleus habercilere kızı korkutmadan alabileceklerini, onlarla bir sorunu olmadığını söyledi ama Tanrılar huzurunda bunu Agamemnon'a çok pahalıya ödeteceğine dair yemin etti. Bu olaya Akhilleus'un annesi deniz perisi Thetis de, en az oğlu kadar kızdı. Oğlunu yatıştırıp, savaştan tamamen elini çekmesini söyledi. Öte yandan da Olympos'a giderek Zeus'a yalvardı.

"Zeus baba! Bir gün ya sözümle ya işimle ölümsüzler arasında yararlı olduysam sana, şimdi yerine getir şu dileğimi, kısa ömürlü oğluma değer ver; saygısızlık etti Agamemnon, erlerin başbuğu, aldı onur payını, yoksun bıraktı onu sen say, gücü Troialılar tarafına ko ne olur. Akhalar saysınlar oğlumu, ününü yüce kılsınlar." (İlyada l 503-510)

Şimdi artık savaş Olympos'a da ulaşmıştı. Tanrıların bir kısmı Troialıları destekliyor, bir kısmı ise Akhalıların yanında yer alıyordu. Afrodit doğal olarak Paris'in yanında yer aldı. Yine doğal olarak Athena ile Hera Akhaların tarafındaydı. Savaş tanrısı Ares her zaman Afrodit'in yanındaydı. Güneş tanrısı Apollon ve kızkardeşi Artemis ise Hektor'un koruyucularıydı. Dolayısıyla Troialıların yanında yer aldılar. Denizler tanrısı, yeri sarsan Poseidon, denizci halk olan Akhaları destekledi. Zeus Troialıları daha çok seviyor ama tarafsız kalmayı tercih ediyordu.

Yukarıda Olympos'ta durum böyle iken aşağıda Akhilleus gemilerin yanına oturmuş köpürüp duruyor, ne toplantılara katılıyor, ne savaşa gidiyor, içi içini yiyordu olduğu yerde.

Akhilleus olmadan Akhalar Troialılardan daha zayıftı. Buna rağmen Akhalar Troialıları şehir surlarına kadar kovaladılar. Surların yanında çok kanlı savaşlar oldu. Kral Priamos ve diğer yaşlı Troialılar da, savaşı bir kuleden seyrediyorlardı. Bir ara savaş durdu.


Her iki taraf da askerlerini geriye çektiler. Paris ile Menelaos karşı karşıya gelmişlerdi. İkisi yalnız savaşacaklardı. Eğer Menelaos kazanırsa Helen'i alıp Sparta'ya geri dönecek, eğer Paris kazanırsa Helen Troia'da kalacaktı. Her iki halde de savaş bitecekti. Teklif Paris'ten gelmişti. Hektor'a hitaben yaptığı konuşmada şöyle dedi:

"Troialıları tekmil Akhaları oturt yere, koyun ortalarına Ares'in sevdiği Menelaos'la beni, çarpışalım Helen için, bütün malı için. Alsın bütün malı, götürsün kadını evine. Kim üstün gelir, kazanırsa zaferi and içsin dost olsun ötekiler de. Siz Troialılar oturun bereketli Troia'da. Akhalar da at besleyen Argos'a dönsünler, güzel kadınlı Akha topraklarına." (İlyada lll 70-75)

Paris'in yaptığı bu teklif Hektor tarafından Akhalara iletildi. İki ordu arasında bu konuşmalar olurken, bütün bu savaş ve acıların sebebi olan Helen, Priamos ve diğer yaşlı Troialıların savaşı izledikleri kuleye geldi. Onun geldiğini görünce şu sözleri söylediler usulca:

"Troialılarla Akhaların, böyle bir kadın için yıllardır acı çekmeleri hiç de ayıp değil. Yüzüne bakan ölümsüz tanrıçalara benzetir onu. Ama gene de binse gemiye keşke gitse. Gitse de bizi, çocuklarımızı belaya sokmasa." (İlyada lll 154-160)

Böyle konuştu Troia'lılar kendi kendine. Daha sonra Priamos, Helen'i yanına çağırıp aşağıdaki Yunanlı kahramanların adlarını tek tek sordu. Bu arada düello başladı. Mızrağı ilk fırlatan Paris oldu. Menelaos, mızrağı kalkanı ile savuşturup kendi mızrağını fırlattı. Mızrak Paris'in gömleğini yırttı ama onu yaralamadı. Daha sonra kılıcını çekip, Paris'i togasından vurdu; ama kılıç kırılıp yere düştü. Silahsız olmasına rağmen, Paris'in üzerine atılıp onu miğferinin ibiğinden tuttu. Eğer Aphrodite karışmasaydı onu sürükleyip Yunanlıların sıralarına kadar götürecekti ama Aphrodite, miğferin ipini kopartıp onun Troia'ya kaçmasına yardım etti.

Menelaos, elinde Paris'in miğferi olduğu halde öfkeyle Troia sıralarına giderek, Paris'i aramaya başladı. Aslında Troialılar tarafında ona yardım edecek hiç kimse yoktu. Çünkü mızrağını fırlatmaktan başka hiç dövüşmediği için herkes ondan nefret ediyordu. Her nasılsa kaçmayı başarmıştı. Nasıl kaçtığını, nereye gittiğini hiç kimse bilmiyordu. Bunun üzerine erlerin başbuğu Agamemnon, her iki orduya birden konuşarak Menelaos'u muzaffer ilan etti. Daha önce kararlaştırdığı gibi Troialıların Helen'i geri vermeleri gerekiyordu. Athena ile Hera işe karışmasalardı Troialılar da buna razıydılar. Her iki tanrıça da Troia kenti yerle bir edilmedikçe savaşın bitmesini istemiyorlardı. Hera'nın kışkırtmasıyla, Athena seyirtip savaş meydanına geldi. Amacı anlaşmayı bozmak için bir Troialıyı kandırmaktı. Aptal Pandoros kandırılması en kolay Troialı idi. Athena, onu kolayca kandırdı. Pandoros Menelaos'a bir ok fırlatıp onu hafif yaraladı. Bu savaşı tekrar başlatmak için yeterliydi. Her iki taraftan sayısız insanlar öldü. Tanrılar ve tanrıçalar da savaş meydanında idi. Onlar da ölümlüler gibi, birbirleriyle savaşıyorlardı.

Büyük şampiyon Akhilleus'in savaştan uzak barakasında oturmasına rağmen Akhalar savaşta üstündüler. Aias ve Diomedes kahramanca savaşıyorlardı. Aphrodite'in oğlu prens Aineias Diomedes'in elinden az daha ölüyordu. Diomedes, onu yaraladı; ama annesi Aphrodite onu kurtardı. Diomedes Aphroditei de yaraladı. Ona bu cesareti tanrıça Hera vermişti. Aphrodite Hera'yı Zeus'a şikâyet etmek için Olympos'a giderken Apollon Aineias'ı Troia'ya taşıdı. Daha sonra Diomedes, Athena'nın da yardımıyla Ares'in karnından yaraladı. O da Aphroditee gibi soluğu Zeus'un yanında aldı, Athena'yı şikâyet için. Zeus baba, Akhilleus'e yapılan haksızlığın intikamının alınması ve ona tekrar ün kazandırılmasına dair Thetis'e verdiği sözü de hatırlayarak bütün ölümsüzleri Olympos'a çağırdı ve orada kalmalarını emredip, kendisi aşağıya Troialılara yardıma gitti.

Zeus'un işe karışmasıyla, her şey birden bire değişiverdi. Troialılar, Akhalar'ı gemilerine kadar püskürttüler. Hektor, coşmuştu. Troialıların "Atları terbiye eden" diye ad taktıkları Hektor, hiç bu kadar cesur, hiç bu kadar muhteşem görülmemişti.

Akhalar'ın başı iyiden iyiye derde girmişti. Agamemnon, savaştan vazgeçip Yunanistan'a dönmeye karar vermişti. En yaşlı kumandan Nestor, aşağılanmış bir şekilde geri dönmektense Akhilleus'in öfkesini dindirmenin bir yolunun bulunması gerektiğini söyledi.

Agamemnon, aptallık ettiğini itiraf etti. Akhilleus'in onur payı Briseisi ve değerli hediyelerini ona geri vereceğini Odysseus'a söyledi. Bunu Akhilleus'e anlatması için yalvardı. Akhilleus, bunu kabul etmedi. Ertesi gün, Akhalar gene püskürtüldü. Troialılar, gemileri ateşe verecek kadar yaklaşmışlardı. Bu durumu gören Akhilleus'in en iyi arkadaşı Patraklos Akhilleus'e yalvararak, ya Akhalar'a yardım etmesini veya en azından o muhteşem zırhını kendisine ödünç vermesini söyledi. Akhilleus kendisini aşağılayan insanlar için savaşmayacağını söyledi. Ama Hephaistos ustasının yapmış olduğu o muhteşem zırhı ve adamlarını Patraklos'un emrine vermeyi kabul etti.

Patraklos, Akhilleus'in zırhını giyerek ve onun adamlarını da alarak savaşa katıldı. Troialılar, onu bir müddet Akhilleus zannettiler, Gerçekten oda Akhilleus gibi muhteşem savaşıyordu. Sonunda Hektor ile karşılaştı. Hektor Patroklo'u kargısıyla öldürüp, zırhını soydu ve kendisi giydi. Sanki Akhilleus'in bütün gücü Hektor'a geçmişti.

Patraklos'un cesedi etrafında çok kan döküldü. Sonunda iki Aias'ın yardımıyla Akhalar cesedi gemiye taşıdılar.

Acı haber Akhilleus'e ulaştı. O da en iyi arkadaşının ölümünü Hektor'a hayatı ile ödeteceğini dair yemin etti. Hektor'un ölümünden sonra kendisinin ölümü de kaderine yazılı idi. Bunu bile bile kaderine razı oldu. Annesi Thetis, onu durdurmak için hiçbir çaba göstermedi. Ona Hephaistos'un yaptığı yeni silahlar ve zırh getirdi. Zırhı giyip askerlerinin başına geçti. Kahramanca savaşıyor ve her yerde Hektor'u arıyordu. Hektor ise, Troialıların başına geçmiş surların yanında kahramanca şehrini korumaya çalışıyordu. Olympos'lu tanrılar yine aşağıya inmiş, Troia ovasında ölümlüler gibi hararetle savaşıyorlardı. Skamander nehri sularını geçmek isteyen Akhilleus'u boğmaya çalıştı. Ama Akhilleus'u durdurmaya imkânı yoktu. Her şey tanrılarca kararlaştırılmıştı. Apollon bile artık Hektor için savaşmanın faydasızlığına inanmıştı. Troialılar geri püskürtüldü. Şehir kapıları açılıp savaşçılar şehrin içine alındalar. Sadece Hektor dışarıda kaldı. Dimdik duruyordu surların önünde. Babası Priamos, annesi Hekabe surların içine gelip hayatını kurtarması için ona yalvardılar. Ama o bunları dinlemedi. Troialıların gerilemesi onun suçu idi çünkü Troialıları, o kumanda ediyordu.

Hektor böyle düşünürken Akhilleus hışımla surlara yaklaştı. Yanında ise ölümsüzlerden Athena duruyordu. Hektor ise yanlızdı. Apollon, onu kaderine terk etmişti. Akhilleus gitgide yaklaşıyordu. Etrafa pırıltılar saçan tunç zırhı içinde yaklaşan Akhilleus'u görünce Hektor'u bir titreme aldı. Kaçmaya başladı. Akhilleus da peşine takıldı. Hektor önde Akhilleus arkada şehir surlarını üç defa döndüler. Sonra Athena, Hektor'un kardeşi Deiphobus kılığına girerek ona Akhilleus'la karşılaşma cesaretini verdi. "Gel birlikte karşı koyalım, püskürtelim onu" dedi. Soylu Troialıların lideri, parlak tolgalı Hektor da ona inandı. Akhilleus'un karşısına dikilerek şöyle haykırdı:

"Artık kaçmam senden Peleus oğlu deminki gibi. Tanrısal Priamos'un şehrini dolandım üç kere, durup saldırışını beklemeye yüreğim varmadı, ama şimdi buyuruyor sana karşı koymayı ya sen benim elime geçersin, ya geçerim ben senin eline. Haydi, Tanrıları tanık tutalım anlaşmalarımıza. Olamaz onlardan iyi tanık, iyi bekçi. Zeus bana zaferi verir de alırsam canını, dile gelmez saygısızlık göstermem sana. Ünlü silahlarını soyar, ölünü geri veririm Akhalara. Sen de Akhilleus yap benim gibi."

Ayağı tez Akhilleus yan yan baktı. Dedi ki:

Hektor, düşmanım, antlaşmadan söz açma bana, böyle şey olamaz insanla arslan arasında. Nasıl uyuşmazsa kurtla kuzunun gönlü, durmadan kin beslerler birbirlerine, bizim de dostluk yapmamız akla sığmaz." (İlyada XXll 250-265)

Böyle söyleyip mızrağını fırlattı, mızrak hedefini şaştı. Athena mızrağı tekrar geri getirdi. Sonra Hektor isabetli bir atış yaparak Akhilleus'un kalkanını tam ortadan vurdu. Mızrak kalkanı delemedi. Hemen arkasını dönüp kardeşini aradı., onun mızrağını almak için. Kardeşini orada göremeyince Athena'nın kendisini kandırdığını anladı. Kaçacak bir yer yoktu. Kılıcını çekip Akhilleus'a saldırdı. Daha ona yaklaşamadan Akhilleus onu mızrağıyla boynundan vurdu. Yere yuvarlanan Hektor son nefesinde, vücudunu ailesine geri vermesi için Akhilleus'a yalvardı. Demir yürekli Akhilleus'un öfkesi pek dineceğe benzemiyordu. Ona yan yan bakarak şöyle dedi:

"Dizlerime sarılma köpek, yalvarma bana anan baban adına. Gönlüm yüreğim kışkırtıyor beni, diyor şunun etini parçala, çiğ çiğ ye, senin bana bu yaptıklarından sonra, kimse uzaklaştıramaz başından köpekleri. Getirseler bana kurtulmalığın on katını, tartsalar şurada daha çok veririz deseler, Dardanos'un oğlu altın kosa teraziye senin ağırlığınca, döşeğine yatırıp ağlayamayacak seni doğuran, köpekler kuşlar yiyecek bütün bedenini." (İlyada XXll 345-355)

Böyle söyleyip zırhı ölüden soydu. Akhalar da teker teker ölünün yanından geçip boyuna posuna güzelliğine hayran kaldılar. Ama bir tekme vurmadan da gitmiyorlardı ölüye. Akhilleus ise, daha kötü şeyler yapmayı planlıyordu. İki ayağını topukla bilek arasından deldi. Kayışlar geçirdi deliklerden. Bağladı arabaya, başı bıraktı yerde sürüklensin diye. Sonra atladı arabaya ünlü silahlarıyla. Kamçıladı atları.

Ölüyü surların önünde defalarca sürükledi, azgın öfkesi dinene kadar. Sonra, aldı, götürdü gemilerin yanına.

Patraklos'un intikamı alınmış ama ölüsü hala yakılmamıştı. Hemen odunlar kesilip büyük bir yığın yapıldı. Yığınların üstüne de Patraklos'un ölüsü yerleştirildi. Kurbanlar kesilip ölünün etrafına dizildi. Birçok Akhalarla birlikte Akhilleus da saçından bir tutam kesip ölünün üzerine attı. Son olarak Akhilleus, 12 Troialı çocuğu kargısıyla öldürüp yığına kattı. Öldürmeye bir türlü doymuyordu. Sonra yığını ateşe vererek ağlaya ağlaya ağıta başladı.

"Verdiğim bütün sözleri getireceğim şimdi yerine. Ulucanlı Troialıların oniki soylu oğlunu, yutacak alevler seninle birlikte, Primaos oğlu Hektor'a gelince, ateşe yedirmem onu, yedireceğim köpeklere." (İlyada XXlll 18-184)

Ama köpekler sokulamıyordu Hektor'un cesedine. Aphrodite ölünün başında nöbet tutuyordu.

Hektor'un ölüsüne yapılan bu saygısızlıklar Hera, Athena ve Poseidon hariç bütün ölümsüzleri tiksindirmişti. Özellikle baba tanrı Zeus bu saygısızlığa çok kızmıştı. Zeus, Priamos'u cesaretlendirerek onun Akhilleus'un kampına gitmesini sağladı. Zengin kurtulmalıklarla kampa gelen Priamos, oğlunun cesedini vermesi için Akhilleus'a yalvardı. Akhilleus karşısında yalvaran yaşlı adamı görünce kendi babasını hatırlayıp insafa geldi ve hediyeleri kabul ederek, ölüyü babasına verdi. Ayrıca, ölü yakma merasimi için de 9 gün boyunca Akhaları savaştan uzak tutacağına dair söz verdi.

Troialılar, 9 gün boyunca, Hektor'un ölüsü etrafında yas tutup, ağıtlar yaktılar. Onuncu gün şafak vakti, ölü odun yığınlarının üzerine konulup yakıldı. Daha sonra, kemikler ve küller altın bir kupaya gömülüp, üzeri kocaman işlenmiş taşlarla örüldü. Mezarın üstü toprakla örtülerek büyük bir tümülüs oluşturuldu.

Hektor'un cenazesi için kararlaştırılan süre dolduktan sonra, savaş tekrar başladı. Habeş Prensi Memnon, büyük bir orduyla gelip Troialılara yardım etti. Bu yeni taze güçle saldıran Troialılar, Akhaları çok güç durumda bıraktılar. Birçok Akhalı savaşçı öldü. Sonunda Akhilleus, Memnon'u öldürdü. Durum tekrar Troialıların aleyhine dönmüştü. Akhilleus yine coşmuştu. Ama onun belki de son kükreyişi olacaktı. Bütün Troialıları önüne katmış surlara doğru kovalıyordu. Surlara yaklaştığı bir sırada, orada, çalıların arasına gizlenmiş duran Paris'in attığı zehirli bir okla topuğundan vurularak öldü.

Topuğu onun en zayıf yeri idi. Annesi deniz perisi Thetis, onu "yaralanmaz" yapmak için topuğundan tutup Styks Irmağının sularına batırmıştı. Ancak topuğun elle tutulan kısmı kutsal suyla ıslanmadığı için zayıf kalmış ve Paris, onu bu en zayıf noktasından vurmuştu.

Aias, Akhilleus'un ölüsünü savaş meydanından taşıdı. Ölü yakma töreninden sonra külleri Patraklos'un küllerinin konulduğu kaba konularak beraberce gömüldü.

Akhilleus'un ölümünden sonra, onun Hephaistos usta tarafından yapılmış olan muhteşem zırhı kumandanlar arasında yeni bir huzursuzluğa yol açtı. Zırh acaba Akhilleus'un ölüsünü savaş alanı dışına taşıyan Aias'ın mı olmalıydı? Yoksa Odysseus'a mı verilmeliydi? Kumandanlar arasında yapılan gizli bir oylama sonunda zırha sahip olma hakkı Odysseus'a verildi. Aias da, kendini aşağılanmış görüp, kılıcının üstüne atlayarak intihar etti.

Bu iki kahramanın kısa zamanda arka arkaya ölmeleri Akhaların cesaretlerini kırdı. Zafer, çok uzak görünüyordu, ama vazgeçmeye de hiç niyetleri yoktu. Akhilleus'un genç oğlu Neoptolemus, Paris'i öldürdü. Ama onun ölümü Troialılar için pek de büyük bir kayıp değildi. Zaten bütün bu belaları Troialıların başına hep o açmamış mıydı? Bir keresinde ağabeyi Hektor onu şöyle azarlamıştı:

''Seni alçak, seni parlak oğlan, seni çapkın
seni ırz düşmanı seni.
Hiç doğmaz olaydın keşke,
Ya da kalaydın ölümüne dek evlenmeden.
Çok isterdim bunun böyle olmasını
Hem çok da iyi olurdu hani
Ne baş belası kesilirdin o zaman
Ne de yüz karası olurdun başkalarına
Nasıl kaçırdın ta uzak ülkelerden
Kargı salan erlerin gelini, güzel yüzlü kadını
Baş belası yaptın onu babana, halkımıza, ilimize''
İlyada III.39_50

Paris'in ölümünden sonra da Troialılar güçlerini korudular. Şehir surları dokunulmamış bir şekilde ayaktaydılar. Savaş genellikle surlardan uzakta ovada cereyan ettiği için ciddi bir tehditle karşılaşmamışlardı. Bu, sonu olmayan savaşa bir son verebilmek için orduyu şehrin içine alıp, Troialıları bir baskınla yok etmekten başka çare yoktu. Bunu nasıl yapacaklardı?

Akhaların en akıllısı kurnaz Odysseus, bir tahta at yapma fikriyle ortaya çıktı. Büyük ve içi boş bir at olacak ve içine belirli sayıda asker alabilecekti. Odysseus ve diğer bazı seçkin komutanlar atın içine gizlenirken, diğerleri denize açılıp Tenedos (Bozcaada)'nın arkasına, Troialıların onları göremeyecekleri bir şekilde gizleneceklerdi. Eğer işleri ters giderse, Yunanistan'a geri dönecekler. Tabi bu arada atın içindekiler ölümüne terk edilecekti. Ama her şey Odysseus'un planladığı gibi giderse, Troia'ya geri dönüp, şehrin içine girmek için verilecek işareti bekleyeceklerdi. Planın yürümesi için geride bir Akhalı asker bırakacaklardı. Bu askerin görevi; tahta atın şehrin içine alınmasını sağlamak için, Troialıların ikna edilmesiydi. Her şey Odysseus'un planladığı gibi gitti. Bir sabah, Troialılar büyük bir şaşkınlıkla uyandılar. Her yer çok sakindi. Gürültülü Akha kampı, tamamen boştu ve gemilerde gitmişlerdi. Batı kapısı önünde de daha önce hiç görülmemiş büyüklükte ve biçimde tahtadan bir at duruyordu. Öyle görünüyordu ki, Akhalar bu işten vazgeçmişler, mağlubiyeti kabul edip Yunanistan'a geri dönmüşlerdi. Ancak bu kocaman tahta at da neyin nesiydi? Troialılar, bu soruları kendi kendilerine sorarken, Akhaların geride bıraktıkları Sinon isimli asker ortaya çıktı. Troialılar Sinon'u yakalayıp kral Priamos'a götürdüler. İyi bir aktör olan Sinon, ağlıyor, sızlıyor ve Yunanlılardan nefret ettiğini söylüyordu. Bunun sebebini ise şöyle açıklıyordu:

''Akhalar, Troia'ya yelken açmalarını engelleyen kuzey rüzgârını durdurmak için kral Agamemnon'un kızı İphigeneia 'yı kurban ettiler. Geriye dönüşleri için ise ben talihsiz kurban olarak seçildim. Tam yola çıkarlarken beni kurban edeceklerdi. Her şey hazırdı. Ama gece olunca karanlıktan yararlanarak bir bataklığa saklandım ve gemilerin uzaklaşmalarını seyrettim.''

Simon'un anlattığı bu hikâyeye herkes inandı. Çünkü o rolünü çok iyi oynuyordu. Hikâyesinin ikinci ve asıl can alıcı kısmına şöyle devam etti.

''Tahta at Tanrıça Athena'ya kutsal bir sunak olarak yapılmıştır. Böyle büyük yapılmasının sebebi Troialıların onu dar şehir kapılarından şehrin içine almalarını engellemek içindir. Akhalırın beklentisi Troialıların bu atı yakıp yıkmalarıdır. Böylece tanrıça Athena'nın öfkesini Troia üzerine çekmiş olacaklardır. Ama Troialılar atı şehrin içine alıp onu korurlarsa tanrıçanın lütfü Troialılara yönelecektir.''.

Akıllıca düzenlenmiş bu hikâyeye Troialı rahip Laokoon ve Hektor'un kız kardeşi Kassandra dışında herkes inandı. Rahip Laokoon, ''hediye veren Yunanlılardan sakının'' diyerek Troialıları uyardı. Atın hemen yakılmasını söyledi. Hiç kimse ona inanmadı. Laokoon'un Troialıları ikna etmesinden korkan Poseidon denizden iki tane korkunç yılan göndererek, Laokoon ile iki oğlunun öldürttü.

Bir bilici olan Kassandra da, bunun bir hile olduğunu söylediyse de ona kimse inanmadı. Apollon, Kassandra'ya âşık olmuş bu yüzden ona geleceği görme yeteneği vermişti. Kassandra Apollon'un aşkını kabul etmemiş, o da Kassandra'ya verdiği bu yeteneğin yarısı geri almıştı. Yani Kassandra geleceği görmeye devam edecek ama ona kimse inanmayacaktı.

Troialılar, hiç tereddüt etmeden, atı şehrin içine sürüklediler. On yıl süren korkunç savaş bitmiş, nihayet özlenen barış gerçekleşmişti. Troialılar, bunu eğlenceler düzenleyip şölenlerle kutladılar. Gece yarısı herkesin derin uykuda olduğu bir sırada Odysseus ve arkadaşları teker teker nöbetçileri öldürdüler ve kapıları ardına kadar açtılar. Zaten Akha ordusu, şehrin surlarına çok yaklaşmıştı. Açık kapılardan sessizce şehrin içine sızarak her tarafta yangılar çıkarttılar.

Yangınları söndürmek için dışarıya çıkan Troialılar ne olduğunu anlayamadan kılıçtan geçirildiler. Bu yapılan savaş değil kasaplıktı. Şehrin bazı bölümlerinde Troialılar küçük gruplar oluşturup düşmana karşı koydular. Tek amaçları ölmeden önce mümkün olduğu kadar çok Akhalı öldürmekti. Bazıları öldürdükleri Akhalıların giysilerini giyip düşmana yaklaşıyorlardı. Bu yolla birçok Akhalı asker öldü. Başlangıçta çok fazla Troialı uykuda katledildiği için bu savaş adil değildi. Artık sona yaklaşılmıştı. Akhilleus'un oğlu Neoptolemus, yaşlı Priamos'u karısı ve kızlarının gözü önünde öldürdü. Daha sabah olmadan Aineias hariç, bütün Troialı liderler öldürülmüştü. Annesi Aphrodite'in de yardımıyla Aineias, Babası Ankhises ve oğlu Ascanius'u da alıp Troia'dan kaçmayı başardı. Uzun maceralardan sonra İtalya'ya ulaştı.

Orada güçlü bir Etrüsk kralının kızı ile evlenerek yeni bir şehir kurdu. Roma'nın gerçek kurucuları olan Romus ve Romulus kardeşler bu şehirden ve Aineias'ın soyundan geldikleri için, Aineias her zaman Roma'nın gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir. Troia'nın baştanbaşa yakıldığı o korkunç gece, Aphrodite, güzel Helen'e de yardım etti. Paris'in ölümünden sonra töreye göre Paris'in kardeşi Deiphobos'la evlenmiş olan Helen Aphrodite'in de yardımıyla eski kocası Menelaos'a gitti. Menelaos, onu memnuniyetle kabul etti. Ertesi gün, hep beraber Yunanistan'a geri döndüler. Onlar, Yunanistan'a yelken açarken, Asya'nın en mağrur kentinden geriye bıraktıkları şey, sadece için için yanmakta olan bir harabe idi.
 

Mustafa AŞKIN


Çevrimdışı peri

  • Moderator
  • Biz Bir Aileyiz
  • *****
  • İleti: 25.407
  • Cinsiyet: Bayan
  • BİZ BİR AİLEYİZ
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #1 : Mayıs 16, 2008, 16:30:07 »

 
 
TRUVA

Troya, M.Ö. 3. ve 2. bin yıllarda canlı bir kültür kenti, yerleşik tarım topluluklarını yöneten bir krallığın merkeziydi. M.Ö. 13. yüzyılın sonlarına doğru büyük bir yangın geçirdi. Bu yangının ünlü Troya Savaşının sonunda çıktığı düşünülmektedir. Bundan sonra yeniden imar edilen kent M.Ö. 1000 yıllarında terk edildi. M.Ö. 700 dolaylarında Yunanistan'dan gelen göçmenler Troya'ya yerleşmeye başladılar. Bu yeni yerleşim " İlion " adıyla M.S. 5. yüzyıla değin sürdü. M.Ö. 6. yüzyıl sonundan başlayarak bölgeye sırasıyla Persler, Büyük İskender, Selevkoslar, Pergamon Krallığı ve Romalılar egemen oldu. M.Ö.85'te Romalıların yağmaladığı kenti aynı yıl Romalı general Sulla yeniden kurmaya girişti. Augustus ve daha sonraki imparatorlar sağladıkları ayrıcalıklarla kentin gelişmesinde rol oynadılar. M.S. 330'da Konstantinopolis (İstanbul) başkent ilan edildikten sonra "İlion" yavaş yavaş geriledi ve unutuldu. Kazılar sonucunda Troya'da üst üste kurulmuş, yedi ayrı kültürü temsil eden 4 mimari katın oluşturduğu 9 yerleşme saptanmıştır.


 
Yapılan kazılar sonucu, binlerce parçadan oluşan hazinenin yalnızca en değerli 260 parçasının Moskova'daki Puşkin Muzesinde bulunduğu biliniyor. Romanlara konu olmuş Troya altınları, özellikle bayan ziyaretçilerin en çok ilgilendiği konulardan birisidir.

Modern arkeoloji biliminin hiç affedemeyeceği birçok hatalar yapmasına ve Troya'yı bir köstebek yuvasına çevirmesine rağmen yine de arkeolojinin babası kabul edilen ve kendisine Dr. Arkeolog ünvanı bile verilen Heinrich Schliemann, Troya'da bulduğu hazineleri " Priamos'un Hazineleri" olarak adlandırmıştır. Bir yazarın, "Arkeologların en bilimsel olmayanı Arkeolog ilmini kurdu" diye çok iyi tanımladığı Heinrich Schliemann, Kral Priamos'u çok zengin bir kral olarak hayal ettiği için bu hazineleri Priamos'un hazineleri, dolayısıyla kralın karısı Helen'in takıları olarak kabul etmiştir. Onları karısı Sofya'ya takarak karısına "Sen benim güzel Helen'imsin" demiştir. Bu hazinelerin, bugün, Priamos devrinden en az 1000 yıl öncesine, yani Hisarlıktaki II. yerleşmeye ait olduğu bilinmektedir. Priamos'un gerçek hazinelerine ait, şimdiye kadar hiçbir ize rastlanmamış olmasının tek açıklaması, savaş sonrası şehrin tamamen talan edilmiş olmasıdır.


 
Helenistik dönemde İlion olarak adı geçen efsanevi şehir Çanakkale de Biga yarımadasında (Hisarlık Höyüğü) Truva olarak bilinir. 200x150m boyutlarında ova seviyesinden 30m yüksekliğinde şehir hakkında ki bilgilere İlyada destanında, Anaksimendres, Heredots, Strabon gibi antik yazarların destanlarında rastlanır. M.Ö. XVIII. ve XIX. yüzyılda yaşamış olan araştırmacılar buranın yerini saptamaya çalışmışlar. Frank Calvert Hisarlık Höyüğünün Truva olabileceğini söylemiştir. Calvert 1865’te Hisarlık Höyükte 4 sondaj çukuru açmış. Alena mabedinin kalıntılarına rastlanmıştır.

Schliemann 1868 ‘de Troat bölgesine gelmiş ve araştırmalar yapmaya başlamıştır. Schliemann burada 1870’te kazılar yapmaya başlamıştır. Böylece I.dönem kazıları başlamıştır. I.dönem Henry Schliemann II.dönem W.Darpfeld , III.dönem C.Blegen, IV. dönem M. Koorfmann kazılar yapmıştır.


 
Schliemann kuzey kesiminde çalışmıştır. Burada Roma Helenistik dönem ile karşılaşmış ve höyüğün güneyinde Roma çağına ait temeller bulmuştur. 1873’te örenin her yerinde 20’den fazla çukur açmıştır. Truva hazineleri ilk defa bu yıl ortaya çıkarılmıştır. (altın taçlar, küpeler, gümüş vazolar, silahlar, kazanlar, yassı baltalar, tavalar) Destanlarda adı geçen Priamous’un hazinesini bulduğunu zanneden Schliemann alttan ikinci şehri İlion olarak ifade etmiştir. 1878’de yeni bir hazine bulmuştur. Hazinenin 3/2’si bize kalmıştır. 1879’da şehrin sur duvarlarını çıkarırken kuzeyde bir hazine daha bulmuştur. 1882’de W.Darpfeld ile çalışmışlar ve I. Truva şehri ortaya çıkarılmıştır. Schliemann Truva’da bulduğu hazineyi Berlin müzesine hediye etmiştir. 1870’den 1890’a kadar 7 şehir saptamıştır I-V. tabakalar Prehistorik dönemlere, VI. tabaka Lidyalılara, VII. tabaka Arkaik döneme aittir. 1890’da şehir sayısının 9 olduğu ortaya çıkarılmıştır.1891’den itibaren Darpfeld çalışmaya başlamış 1893 -1894 ‘te yaptığı kazılarda alttan üste doğru 9 şehir kesinleşmiştir. I.-V. tabakalar Prehistorik çağa, VI. tabaka Homer’in Truvası’na aittir.

III. dönem kazılara 1932-38 yılları arasında başlanmıştır. C.Blegen
Truva da 5 mevsim kazı yapmıştır. Blegen’in kazıları sonucu Truva da 46 yapı evresine sahip 9 şehre ait buluntular açığa çıkarılmıştır. I. Truva da Blegen’in tespitlerine göre 10 yapı evresi tespit edilmiş bunlar a-j ‘ye kadar sıralanmış ve M.Ö. 3.binin ilk yarısına tarihlenmiştir.


a-c Erken Truva I
d-g Orta Truva I
h-j Geç Truva I

 
Bu evrelere ait buluntular, I. Truva’nın erken evresinde yerleşik bir sur duvarı içerisinde yer almaktadır. Mimari taş temel üzerine kerpiç ve dikdörtgen planlı mimari şekilde göze çarpmaktadır. Balık kılçığı şeklinde düzenlenmiş duvarlara da rastlanılmıştır. Truva I b’de megaron tipinde mimari ortaya çıkmıştır.Truva I’e ait surun bir köşesinde kulelerle takviye edilmiş anıtsal bir kapı ortaya çıkarılmıştır. Mimari yapı I. Truva’nın özellikle 2 a safhasında da devam etmiştir. Sur duvarı içinde yer alan evlerin küçük bir beyliğe ait oldukları söylenmektedir. Burada yaşayan insanlar avla, tarımla ve balıkçılıkla geçinmişlerdir. Bu dönemin ege dünyasıyla kültürel ve ticari ilişkileri tespit edilmiştir. Küçük eserler arasında seramiklere, metal buluntulara, bakırtaş ve çakmak taşından aletlerin yanı sıra silahlara da rastlanmıştır. I. Truva’nın orta evresine tarihlenen önemli buluntu ele geçmiştir kireç taşından yapılmış stel bulunmuştur. Bu stel üzerinde stilize insan yüzü tasviri alçak kabartma tekniğiyle işlenmiştir.


 
Seramikler

I. Truva’nın seramik repertuarı batı Anadolu için karakteristiktir. Genel özellikleri elde yapılmış ve monokrom özellik taşımaktadır. Bu dönemin seramik yapısı renkler siyahtan gri’ye değişen tonlarda yeşil, kahverengi ve kırmızı renktedir. Blegen’in tespitlerine göre I. Truva’da yaklaşık 60 adet kap formuna rastlanmıştır. Bu formlar içinde belli çanaklar vardır. Bunların bazılarının ağız kenarlarının iç kısmında ensize olarak yapılmış süslemelerin yanı sıra insan yüzleri de işlenmiş 3 ayaklı kaplar, testiler, vazolar mevcuttur.

II. Truva

Bu şehir tahrip edilen I. Truva stadelinin hemen üzerine kurulmuştur. Burada 8 ayrı yapı evresi tespit edilmiştir. II a’dan – II g ‘ye kadar uzanmaktadır geniş bir sur sistemi yer almaktadır. Bu sur aşağı yukarı 100m çapında yuvarlak alanı içerisine almaktadır. Şehrin güney kısmında 2 tane kapı mevcuttur. Megaron planlı büyük yapılar bulunmaktadır. II b ‘de surlar yeniden takviye edilmiştir. Bu evrede stadelin içinde ki yapılar değişik yönlerde yapılmışlardır. II b de 3 yeni kapı daha açılmıştır. II c evresinde surlar yeniden inşa edilmiş ve ana kapılardan bir tanesine rampa inşa edilmiştir. Megaron tipi mimari de ince uzun dikdörtgen biçiminde yapılmış avlu bulunmaktadır. Kirişler söz konusudur bu megaronların en büyüğü II a megaronu, hemen iki yanında II b ve II e megaronları yer almaktadır.

II a megaronu’nun ölçüleri 37x14m bu megaronun önüne bir yapı kompleksinin inşa edildiği tespit edilmiştir. II d evresinde çok sayıda küplere rastlanmıştır. II g evresinde Schliemann’ın kralın evi olarak adlandırıldığı bir yapı tespit edilmiştir. II a yapısının işlevi; bazı araştırıcılar bu yapının kült yapısı olduğunu savunmaktadırlar. Bu yapının içinde tespit edilen buluntularda hiçbir kült objesi ele geçmemiştir. II. Truvanın zengin buluntuları bu şehrin sakinlerinin refah seviyesini göstermesi açısından önemlidir. II g’de kıymetli madenlerden yapılmış objelerin büyük bölümü Truva hazinesi içinde ele geçmiştir. Truva’da 16 ayrı hazine buluntusu vardır. Bunlardan bir bölümünün II g evresine ait olduğu tespit edilmiştir. Schliemann’ın bulduğu hazineler.

II g evresine ait buluntularda bayanlar için yapılmış süs eşyaları ve takılar ele geçmiştir. Bu hazinelerden 3 tanesi silahlarla birlikte çeşitli donanımları içermektedir, geri kalan 3 tanesinde ise silahlar mücevherat ve günlük işlerde kullanılan eşyalar yer almaktadır.

A hazinesi (Schliemann’ın en büyük hazinesi)

Karışık eserlerden oluşmaktadır. Bir tanesi gümüş sosluk içeren 3 tane madeni kap, 2 tane diadem, 1 tane saç bantı, 4 tane sepet biçimli, küpe çeşitli saç bağları, 6 tane bilezik, çeşitli boylarda ve tiplerde 8700 tane altın boncuk, elektrom kadeh, 2 tane gümüşten külçe, 4 tane tankart, bir gümüşten çanak ve kadeh, gümüşten 2 şişe biçimli vazo, gümüşten yapılmış bir kapak birde bakır ve bronzdan yapılanlar mevcut, 3 tane büyük madeni kap (kazan şeklinde) 20 tane hançer, 3 keski , 1 bıçak, 14 adet yassı balta ele geçmiştir.

D hazinesi

Bu hazine pişmiş topraktan bir kabın içinden ele geçmiştir, altından yapılmış süs eşyalarına rastlanmıştır. Bunlardan önemli bir grubu 4’lü spiral şeklinde yapılmış altından boncuklar oluşturmaktadır.

L hazinesi

Mavi taş ve nefritten yapılmış baltalar ele geçmiştir. Dağ kristalinden yapılmış objeler mevcuttur. Hançer kılıç ve asa başı olabileceği söylenen kabzalardan 6 tane ele geçmiştir.

II. Truva’nın seramik özelliği; Schliemann’ın kazılarında açığa çıkarılan kapları bir stratigrafiye oturtmak mümkün değildir. Blegen’in buluntularına göre tarihlendiriyoruz. 65 ayrı form çeşitine rastlanmış II. Truva’nın erken evresinde gri ve parlak renkte siyah renkte bir seramik var. Kap kacağın büyük bir kısmı elde yapılmış II b evresinde ilk defa çömlekçi çarkı açığa çıkarılmıştır.
II. Truva’da yeni kap formları da görmeye başlıyoruz. Düz ve yayvan çanaklar, dephas amphyküpellon sepet kulplu kaplar, gövdeleri kuş biçimli sepet kapLar, çift kulplu tankartlar, geniş ve oval testiler, uzun boyunlu testiler ele geçmiştir. Bu kapların büyük çoğunluğu II g evresine aittir. Ayrıca ilk defa insan yüzlü kaplara da rastlanmıştır. Seramikler genel olarak monokrom çok az sayıda boya bezekli seramiğinde bulunduğu Blegen tarafından söyleniyor. II.Truva’nın buluntuları arasında dini hayata ışık tutacak objeler mevcut hem Schliemann hem de Blegen’in kazılarında pişmiş topraktan , kemikten ya da taştan yapılmış idole rastlanmıştır.

Blegen’in kazılarında II Truva’ya ait 2 ya da 3 adet mezara rastlanmıştır. Elektromdan başka altın, gümüş, bakır arsenli bakırdan yapılmış çok sayıda silah örneği ele geçmiştir. Çeşitli teknikler kullanmışlar, döküm, dövme, telkari, kaynak, lehim, perçinleme. İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Batı Anadolu, Mezopotamya, Suriye, Kıta Yunanistan, Ege adalarıyla hem kültürel hem de siyasi ilişkiler mevcuttur

III. Truva a-d 4 evreli fakir bir köy kültürü olarak tanımlanıyor. Evler caddelerle ayrılmış bazı evler tamamen taştan inşa edilmiştir. Çok sayıda seramik buluntuları mevcuttur, bronzdan iğnelere, obsidien’den yapılmış objelere, idollere burada da rastlanmaktadır. Çok sayıda pişmiş topraktan ağırşaklar mevcuttur II. Truvada da rastlanılmaktadır. Seramik form olarak II Truva’dan pek farklı değildir II. Truva’nın kap formaları devam etmektedir. Elde yapılmış seramik kaybolmuştur, İthal seramik formlarına da rastlanmıştır.



Çevrimdışı MuRaT

  • Biz Bir Aileyiz
  • ****
  • İleti: 12.170
  • Cinsiyet: Bay
  • ''DağLar ÖnünDe EğiLiRkEN ,KaYaLaRa YaLVaRmaM''!
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #2 : Mayıs 16, 2008, 16:31:32 »
çok güzel bir yer... ortaokula giderken görmüştüm burayı...
İki kişi birbirini severde kavuşurlarsa mutluluk olur
     Biri kaçar öbürü kovalarsa aşk olur
     İkiside sever lakin birleşemezlerse işte ozaman efsane olur

Çevrimdışı peri

  • Moderator
  • Biz Bir Aileyiz
  • *****
  • İleti: 25.407
  • Cinsiyet: Bayan
  • BİZ BİR AİLEYİZ
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #3 : Mayıs 16, 2008, 16:40:33 »




 

Çevrimdışı peri

  • Moderator
  • Biz Bir Aileyiz
  • *****
  • İleti: 25.407
  • Cinsiyet: Bayan
  • BİZ BİR AİLEYİZ
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #4 : Mayıs 16, 2008, 16:44:54 »





 

Çevrimdışı peri

  • Moderator
  • Biz Bir Aileyiz
  • *****
  • İleti: 25.407
  • Cinsiyet: Bayan
  • BİZ BİR AİLEYİZ
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #5 : Mayıs 16, 2008, 16:50:13 »

Truva evleri
« Son Düzenleme: Mayıs 16, 2008, 16:51:05 Gönderen: peri »

Çevrimdışı peri

  • Moderator
  • Biz Bir Aileyiz
  • *****
  • İleti: 25.407
  • Cinsiyet: Bayan
  • BİZ BİR AİLEYİZ
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #6 : Mayıs 16, 2008, 17:12:35 »

Çevrimdışı peri

  • Moderator
  • Biz Bir Aileyiz
  • *****
  • İleti: 25.407
  • Cinsiyet: Bayan
  • BİZ BİR AİLEYİZ
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #7 : Mayıs 16, 2008, 17:13:20 »
çanakkaleye ulaştıktan sonra sanırım gerisi kolay :)

Çevrimdışı ÜçİkiBir

  • Biz Bir Aileyiz
  • ****
  • İleti: 25.835
  • Cinsiyet: Bay
  • I can't take my eyes off you.
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #8 : Mayıs 27, 2008, 15:53:41 »
teşekkürler peri güzel çalışma olmuş :ok
   

Çevrimdışı Sevgi Kelebeği

  • Biz Bir Aileyiz
  • ****
  • İleti: 26.642
  • Cinsiyet: Bay
  • İncecikten Bir Kar Yağar Tozar Elif Elif diee
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #9 : Mayıs 28, 2008, 15:18:58 »
tesekkurler perımmm :)  cok gusel bır yer burasıııı gorulmeye degerrr :)
Dokunabilir misin yalnızlığıma?
Kılavuz olabilir misin duygularıma?
Mutluluğu çizebilir misin?
Nasır tutmuş mısralarıma,

Çevrimdışı peri

  • Moderator
  • Biz Bir Aileyiz
  • *****
  • İleti: 25.407
  • Cinsiyet: Bayan
  • BİZ BİR AİLEYİZ
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #10 : Haziran 01, 2008, 21:17:27 »
reca ederim arkadaşlar iyi gezmeler :)

Çevrimdışı Sevgi Kelebeği

  • Biz Bir Aileyiz
  • ****
  • İleti: 26.642
  • Cinsiyet: Bay
  • İncecikten Bir Kar Yağar Tozar Elif Elif diee
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #11 : Haziran 01, 2008, 21:28:41 »
saoll perımm ben topadım valızı zatennn ;D
Dokunabilir misin yalnızlığıma?
Kılavuz olabilir misin duygularıma?
Mutluluğu çizebilir misin?
Nasır tutmuş mısralarıma,

Çevrimdışı peri

  • Moderator
  • Biz Bir Aileyiz
  • *****
  • İleti: 25.407
  • Cinsiyet: Bayan
  • BİZ BİR AİLEYİZ
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #12 : Haziran 01, 2008, 21:30:57 »
yafru benim valizler hiç boşalmıyoki şimdilik inegöl kthya arasında gidip gidip geliyom..bakalım fırsat bulursak kaçarız tatilede...bu yaz biraz zor ..belki kışa doğru giderük bi yere :D

Çevrimdışı Sevgi Kelebeği

  • Biz Bir Aileyiz
  • ****
  • İleti: 26.642
  • Cinsiyet: Bay
  • İncecikten Bir Kar Yağar Tozar Elif Elif diee
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #13 : Haziran 01, 2008, 21:33:02 »
olar yafruuuu ;D benm valısde hep doluu bılıyorsun her hafta sonuu ıstanbuldayımm ;D nasılsa bu hafta gıdemedımm :hehe

ben buraya gıttım cok gusell cıddennn :D
Dokunabilir misin yalnızlığıma?
Kılavuz olabilir misin duygularıma?
Mutluluğu çizebilir misin?
Nasır tutmuş mısralarıma,

Çevrimdışı peri

  • Moderator
  • Biz Bir Aileyiz
  • *****
  • İleti: 25.407
  • Cinsiyet: Bayan
  • BİZ BİR AİLEYİZ
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #14 : Haziran 01, 2008, 22:06:31 »
ben bir yıl çanakkale kthya arasında gittim geldim ama bi türlü şöle bi gezme fırsatım olmadı..ama yinede gördüğüm kadarı bile çok güseldi :)

bu arada yafru daha inegöle gelcen kalmaya ona göre....ben bi tam anlamıyla başlayımda işe..benim duruma göre gelirsin :)

Çevrimdışı Sevgi Kelebeği

  • Biz Bir Aileyiz
  • ****
  • İleti: 26.642
  • Cinsiyet: Bay
  • İncecikten Bir Kar Yağar Tozar Elif Elif diee
Ynt: Truva (Troya)
« Yanıtla #15 : Haziran 01, 2008, 22:08:44 »
ewt yafruu gelecem ınsallahh sen hele bır yarless hayırlısıylaaa ben gelecemm yanınaaa :)  ılk senden baslayacamm turaaa ;D
Dokunabilir misin yalnızlığıma?
Kılavuz olabilir misin duygularıma?
Mutluluğu çizebilir misin?
Nasır tutmuş mısralarıma,